Son birkaç yıldır tekrarlanan bir cümle var: "Sürdürülebilirlik artık bir tercih değil, bir zorunluluk." Bu cümle klişeleşmiş olsa da, verilere bakıldığında arkasında somut bir dönüşüm olduğu görülüyor. Konu artık kurumsal iletişim ya da itibar yönetiminden çıkıp, doğrudan şirketlerin finansmana erişim maliyetini ve koşullarını belirleyen bir kritere dönüşüyor. Bu yazıda, bu dönüşümün nereden geldiğini ve 2027'ye girerken şirketleri ne beklediğini ele alıyoruz.
Küresel tabloda büyüyen bir piyasa
Sürdürülebilir borçlanma piyasası, iddia edildiği kadar marjinal bir alan olmaktan çıkmış durumda. Climate Bonds Initiative'in Mart 2026'da yayımladığı "Global State of the Market 2025" raporuna göre, kümülatif sürdürülebilir borç ihracı 2025 sonunda 6,8 trilyon dolara ulaştı; yalnızca 2025 yılında yeşil tahvil ihracı 653,5 milyar dolar oldu ve bu da kayıtlara geçen ikinci en yüksek yıllık hacim anlamına geliyor. 2026'nın ilk çeyreğinde ise ihraç hacmi bir önceki çeyreğe göre belirgin bir artış gösterdi.
Bu tablo, iklim politikalarında yaşanan siyasi dalgalanmalara ve ABD'de bazı düzenlemelerin geri çekilmesine rağmen ortaya çıkıyor; yani piyasanın büyüme eğilimi tek bir ülkenin politika tercihine bağlı değil. Bloomberg Intelligence verilerine göre 2025 yılında küresel yeşil tahvil ve kredi ihracı rekor seviyeye, yaklaşık 947 milyar dolara ulaştı. Aynı zamanda Avrupa, toplam sürdürülebilir ihracın yaklaşık yüzde 45'ini oluşturarak bu alanda açık ara öncü konumda.
Tüm bunlar şunu gösteriyor: Kurumsal ve egemen borçlanmada "yeşil" etiketli araçlara olan talep, dönemsel bir moda değil, kalıcı bir piyasa segmenti haline geliyor.
Avrupa'nın CSRD ve Zorunlu Raporlama ile Düzenleme Baskısı
Bu talebin arkasındaki en güçlü itici güçlerden biri düzenleyici çerçeve. Avrupa Birliği'nin Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifi (CSRD), kapsam dahilindeki şirketleri çevresel, sosyal ve yönetişim (ESG) performanslarını finansal raporlarına entegre bir şekilde açıklamaya yönlendiriyor. Bu direktifin AB içinde kademeli olarak yürürlüğe girmesiyle birlikte, tedarik zinciri üzerinden AB'ye bağlı çalışan AB dışı şirketler de -doğrudan kapsamda olmasalar bile- iş ortaklarından benzer veri taleplerine maruz kalmaya başladı.
Türkiye'de Tablo “TSRS Artık Gönüllü Değil”
Türkiye özelinde de benzer bir yapı şekilleniyor. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 88. maddesine 2022 yılında yapılan değişiklikle, Türkiye Sürdürülebilirlik Standartlarını belirleme yetkisi Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu'na (KGK) verildi. KGK, 29.12.2023 tarihli ve 32414 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan kararıyla, ISSB'nin (Uluslararası Sürdürülebilirlik Standartları Kurulu) UFRS S1 ve UFRS S2 standartlarıyla uyumlu Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları'nı (TSRS) yürürlüğe koydu. Bu adımla birlikte, Türkiye'de bugüne kadar gönüllülük esasına dayanan sürdürülebilirlik raporlaması, kapsama giren işletmeler için ilk kez yasal bir zorunluluğa dönüştü.
Bu düzenlemenin finansmanla bağlantısı da açık şekilde ifade ediliyor: TSRS'nin temel amaçlarından biri, yatırımcıların, kredi verenlerin ve diğer paydaşların kaynak sağlarken daha sağlıklı kararlar verebilmesi için tutarlı ve karşılaştırılabilir veri sunmak. Bu arada, BDDK denetimine tabi olup şube sayısı 1'i veya çalışan sayısı 250'yi aşmayan bazı küçük ölçekli mali kuruluşlara 2025-2026 için geçici bir muafiyet tanındığını, ancak Borsa İstanbul'da işlem gören şirketler için bu muafiyetin geçerli olmadığını da eklemek gerekiyor.
Öte yandan, Türkiye'nin AB Taksonomisi'ne benzer ulusal bir yeşil taksonomi çerçevesi henüz olgunlaşma aşamasında; bu da hem şirketler hem de finansal kuruluşlar için "hangi faaliyet gerçekten yeşil sayılıyor" sorusunu şimdilik biraz açık bırakıyor.
Peki, "yeşil" olmak gerçekten şart mı?
Elimizdeki veriler bir zorunluluktan çok, bir yön değişikliğine işaret ediyor. Kısa vadede, sürdürülebilirlik ölçümlemesi hâlâ yalnızca belirli büyüklükteki, halka açık ya da uluslararası finansmana erişmek isteyen şirketler için düzenleyici bir zorunluluk. Ancak orta vadede tablo farklılaşabilir: ESG verisi sunamayan şirketlerin, özellikle uluslararası kalkınma bankaları (EBRD, IFC, EIB gibi) ve kurumsal yatırımcılar nezdinde fonlama havuzunun daralması ihtimali gündemde.
Bu noktada net bir "evet, şart" ya da "hayır, gerekli değil" cevabı vermek, mevcut düzenleyici çeşitliliği ve piyasa dinamiklerinin hâlâ oturmamış olması nedeniyle erken olur. Daha isabetli bir çerçeve şöyle kurulabilir: ESG raporlaması, bugün için herkese zorunlu olmasa da, finansmana erişimde giderek daha belirleyici bir fark yaratan bir unsura dönüşüyor. Şirketlerin önündeki soru artık "yapmalı mıyız?" değil, "ne zaman ve nasıl hazırlanmalıyız?" sorusuna kayıyor gibi görünüyor.
Kaynaklar:
https://www.surdurulebilirlikraporu.org.tr/surdurulebilir-finansman/177/yesil-finansman-taksonomisi
https://yesilbuyume.org/avrupa-yesil-mutabakati-ve-surdurulebilir-finans/
Not: Bu yazıdaki piyasa büyüklüğü rakamları farklı veri sağlayıcıların (Climate Bonds Initiative, Bloomberg Intelligence, Moody's, BNP Paribas vb.) metodolojilerine göre değişiklik gösterebilir; verilen sayılar ilgili kaynağın kendi tanımına göre hesaplanmıştır.